fav. | | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

arog film

Cem Yılmaz Newsweek detgisine röportaj verdi

Onun hikâyesi

Ondaki şeytan tüyü, tek bünyede bir araya gelmesi zor unsurlarda: Çalışkanlık, samimiyet, Batılılık, yerlilik ve terbiye.

 PEHKADZCF7JRIYQAM61PJQTW

Dört yıl önce vizyona giren G.O.R.A filminde uzaylılara halı satmaya çalışan bir adamdı Arif Işık; "Bunu dokuyan çocuk kör oldu. Fiyatı hastane masrafıyla birlikte 5 bin lira" diyordu. Ya da uzay gemisinde esir tutulduğu odada rahat etmek için kapıdaki uzaylı muhafıza rüşvet teklif ediyordu: "Sakin ol. Girişte bi tatsızlık oldu. Unutalım. Şu parayı al, biraz zeytin, bi kalıp peynir kap getir." Geçen hafta vizyona giren A.R.O.G'da bu kez bir milyon yıl önceye, Taş Devri'ne gönderiliyor Arif. Uzayda neyse, toz toprak ve ilkel insanlar arasında da aynı Arif o: Hazır cevap, fırlama, hemen uyum sağlayan, suyuna giden, olumsuz bir şeyi avantajına dönüştüren. Arif'in yaratıcısı Cem Yılmaz, onun topyekûn bir milletle yani Türkler'le özdeşleştirilmesini, iki filmin Türkler uzayda ya da Türkler Taş Devri'nde gibi algılanmasını istemiyor. Zira Arif, Cem Yılmaz ne değilse o aslında: "Ben uyum sağlamaktan hoşlanmam. Negatif bir şeyi avantajıma dönüştürmekten de. Sen ben olsak, 1 milyon yıl öncesine gönderildiğimizde oturur kara kara düşünürüz. Sonunda kafamıza taş vurup kendimizi öldürürüz. Onunki sinir bozucu bir adaptasyon. Ama işte, benim için komik olan bu. Kendi gerçekliğimin 180 derece tersi olduğu zaman bana komik geliyor." Cem Yılmaz, Arif değil. Peki. Ama onun ne olduğunu öğrenmeye çalışmak, bu toplumu anlamak açısından önemli. 90'ların başında karikatürle başlayan kariyerinde stand-up, oyunculuk ve yönetmenlikte geldiği nokta tartışmasız bir başarı öyküsü çünkü. 3 bine yakın kapalı gişe gösteri, 4 milyon kişi tarafından seyredilen ve fantastik film kategorisinde Montreal Film Festivali'nde seyirci ödülü alan G.O.R.A, kendi türünün dışında olan ve ilk yönetmenlik denemesi Hokkabaz'ın 2006'nın en çok izlenen filmi olması ve sanatsal övgüler alması, A.R.O.G için gösterilen özenli çalışma ve harcanan 10 milyon dolara yakın para bunu söyleme hakkı veriyor. Ancak belki de "komik" olduğundan ya da "bana bulaşmasın" diye korkulduğundan bu başarı öyküsüyle ilgilenmesi gerekenler sessiz. Çabamız, ilerleyen satırlarda bu ilgiyi göstermek ve Yılmaz'ı tepeye taşıyan kodları, onun ve hayat hikâyesinin yardımıyla çözmek olacak.

Çünkü bizden biri," farklı sanatçıların başarısını açıklamak için çok kullanılan bir klişe. Cem Yılmaz'ın ilk sırrı ise bizden biriyken bizden biri gibi davranmamasında yatıyor. Çocukluğunun geçtiği muhit bu özelliğinde belirleyici unsur. Babası Sivaslı, annesi Yunanistan göçmeni. Doğumundan (23 Nisan 1973) itibaren 11 yaşına kadar çocukluğu Kocamustafapaşa - Samatya'da geçiyor. İstanbul'un bu semti de ailesi gibi kozmopolit; Rum ve Ermeni azınlıkların yoğun olarak yaşadığı, tiyatro ve sinema sayısının şehrin diğer semtlerine göre üst seviyede olduğu bir yer. Yılmaz, bu azınlıklara mensup çocuklarla arkadaşlıklarını hatırlıyor. Hatta ilkokul birinci sınıfta ilk kez tiyatroyla tanışmasını sağlayan da bir Ermeni arkadaşının annesi: "Okula bir kumpanya gelmişti. Sevan'ın annesi vermişti ilk tiyatro biletimizin parasını." Çocukluğundaki farklıklarla bir arada yaşama tecrübesi onda "Batılı" addedebileceğimiz özellikleri üreten sürecin başlangıcı. Zira, "Aslında memleket, memleketlilik, aynı yerde doğmuş olmak, hatta kardeş olmak dahi bende farklı bir bağlılık yaratmaz. Ben insan ayırmam" diyor. İnsanları kimliğine göre değerlendirmemek ona aynı zamanda babadan kalma bir ders. Öyle ki, bir ağabey bir de kızkardeşi olan Yılmaz, "Kardeşlerimiz arasında biri aptallık yaptığı zaman onu biraz koruruz elbette ama acımayız" diye vurguluyor. Stand-up'larına, filmlerine de aynı duyguyu taşıyor. Eşcinseller, entelektüeller, köylülerle ilgili espri üretiyor ama buna onları da güldürüyor. Sosyolog Tülin Ural'a göre Yılmaz'ı başarıya taşıyan temel unsur bu. Sınırsız ve ayrımsız olarak herkesle dalga geçmesi: "Ayrımsızlık düşü bu toplumun çok eski zamanlardan beri özlemi. Onun mizahı bunu tatmin ediyor. Dalga geçiyor ama kimseyi aşağılamıyor. Dolayısıyla çok buralı ve sahici bir mizahı var." Kültür tarihi ile ilgili çalışmalar yapan, "Türkiye'de Çizgi Roman" kitabının yazarı Levent Cantek de ona katılıyor: "Yıllar önce ixir reklam filmlerinde canlandırdığı kestaneci ve kokoreççiyi hatırlayın. Cem Yılmaz ve seyircisi, kolkola kıkırdayarak onlara gülüyorlar. Önemli bir farkla: Bunu açıkça ayrımcı ve hasmane biçimde yapmıyorlar, aralarında gülüyorlar."

Kocamustafapaşa'da Mehmet Akif Ersoy İlkokulu'nda 4. sınıfta okurken aile kentin yeni gelişen semti Bahçelievler'e taşınıyor. Ortaokulu Kazım Karabekir Ortaokulu'nda bitiriyor. Bu iki okulda çok başarılı bir öğrenci Cem Yılmaz. Sürekli takdirname alıyor. Çalışkan olmasına rağmen nedense arkadaşları hep tembeller oluyor. O dönemi beraber geçirdiği, sürekli 7-8 zayıf getiren arkadaşı Taner'le 10 katlı binaların tepesine çıkıp aşağı yumurta bırakarak serbest düşüş deneyleri yapıyorlar. Evdeki Malibu şişelerini bitirip çaktırmadan doldurmanın yollarını arıyorlar. "Çalışkanlardan pek hoşlanmıyordum doğrusu. Çünkü onların hayatında diğer zenginlikler yoktu, sadece dersle ilgileniyorlardı. Hiç hayatın neşesiyle ilgilenmiyorlardı. Tembeller de benden hoşlanırlardı. Hep mazlumun yanında olmuşum o zamandan beri." Mazlumun yanında olmak, Cem Yılmaz'ın şu an sahnede gösterdiği samimiyetin bir parçası. Cantek, onun başarısında bu noktaya dikkat çekiyor. Ona göre Cem Yılmaz pek çok komedyen gibi sıcakkanlı, konuşkan, hazırcevap ve çok zeki. Geçmişte popüler olan isimlerden farkı ise sahnede kendi esprileri başta olmak üzere çok gülmesi: "Komik olana seyirciyle birlikte gülüyor, gülünen şeyin hempası da hasmı da olmuyor. Ayağı takılıp yere düşen adama herkes güler ama düşen adamın arkasından yürüyüp ayağı takılmış gibi kendini yere atan adama mizahçı derler. Cem Yılmaz, gülerek düşen adamın yanına gidiyor, kıkırdayarak adamı yerden kaldırıyor, ona sarılıyor, kalabalığa dönerek 'gülmeyin oğlum ya' diyor yine gülerek." Tek kıskançlığı da bu Cem Yılmaz'ın: Güldürmek. İlk izlediği komedi, 80'lerin başında babasının götürdüğü, Devekuşu Kabare'nin "İnsanlığın Lüzümu Yok" oyunu. "Sekiz yaşındaydım. Solumda oturan babam gülmekten yerlere düşüyordu. Evet komikti ama sinir oldum. Çok kıskandım. O zaman dedim ki gülmek önemli ve şafak attı. Taklit gibi şeyler aklımdan geçmedi. Şu geçti: Ben de komiğim. O günden beri en çok kıskandığım şey insanların bensiz gülmesi. Ben burada olduğum halde orada bensiz nasıl gülebiliyorlar?" O günden sonra "biriktirmeye" başladığını söylüyor Yılmaz.

Çocukluk ve gençliğinde çok sık tiyatroya giden Cem Yılmaz'ın televizyonla kurduğu ilişki bugüne ışık tutması bakımından önemli. 1977 yılında bu cihazla karşılaşıyor kardeşler. Televizyona çıkmak çok hoşlarına gidiyor. "Kapalı televizyonun önüne geçiyorduk, bizi gösteriyordu. Böylece televizyona çıkıyorduk. Benim şu anda TV'ye program yapmamamın bilinçaltında TV'yi önemsemem yatıyor. Eğer ben TV'de olursam, TV'nin benim için bir kıymeti kalmaz." Cantek, benzerlerinin tamamının televizyon cenderesinde gün be gün tüketilirken, yüzleri ve isimleri kullanılırken Cem Yılmaz'ın reklamlar dışında televizyona hiç girmemesini onun başarısında anahtar olarak görüyor: "Eskimedi, tüketilmedi. Mahareti ve yıldızlık parıltısı dışında bu 'kenarda kalma' tercihi onu hâlâ merak edilir kılıyor."

Röportaj: Kürşad Oğuz